Palyaço Fanzin

düşünüp dünüp karara varılamayan ve yapılan bütün çabanın boşa gittiği, son sigaramın suya düştüğü, amorti bile vurmamış biletime beyaz bir güvercinin sıçtığı andan selam olsun...

palyaço fanzin gülümsemeksizin sunar: "5 über galaktik rezonans"

30 Aralık 2010 Perşembe

paronayak düşlerin bağ bozumu ....makamı olmayan hüzzam aşk

paronayak düşlerin bağ bozumu ...

makamı olmayan aşkının , hüzzama boğan yalnızlığı içindeyim .



Gece dalları kırık gönlümün içinden süzülerek akıyordu yaşantıma ...

tanıma gelmez bir ruh halindeydi bedenim ,

zamanın küs anlarıydı ...

küskünlüğün içindeki zamanda ben susmuştum,

kelimeler gittikçe yavaşlıyordu beynimde.

bir makamı olmayan aşkının hüzzama boğan yalnızlığı içinde kıvranmaktayım .....



soluk ucu yırtık bır fotoğrafın içine kazınmış hatıralarında ;

yolumu kaybetmiş bir haldeyim,

bir sis örtüyor geceyi

sesin düşüyor sesime

telefonun bir yanında sen ,

soluk alışların dudaklarıma çarpıyor.....

bir nefeslik kavuşma anı yokluğunu vurguluyor....

takılırken ezberlerime gece saçlı kadınım ....

ilah gözlerinle sen özgürlüğüne bulanırken .....

solan gün tüm kimsesizliğinde ;



kırılma noktasında herşey ;

geçmişlere sarılı yaşamın;ismini koyamadığı geleceğe yol alması

soluğumu tutuyorum her zamanki gibi .....

düşümündeyim;

nefes alışlarımdan kaçmaya çalışıyorsun ;

nafile ibadetlere ; çıka gelen yalanlara alışmış bir şekildesin ;

loş bir oda biriktiyorum kendimi ....

giderek büyüyen bir sessizliğin içinde hapis yaşamaktayım hayatı …..



beni bulamazsan …

beni vur sevgili ...

ölüm senin ayak izlerini taşısın ....

Selçuk Salt

Tapınak

Tapınak


Kim yalnız Lan?
Kim yalnız?
Yalnızlık diye bir şey yoktur!
Gerzeklik diye bir şey vardır!
Rüzgar varsa!
Motor varsa!
Yalnızlık yoktur!
Konuşan bir kelle mi salt mutluluk veren?
Müzik varsa,
Tek melodi olsa...
Yalnızlık yoktur!
İyilik dağıtan biri
Gülücüklerin neye yarar?
Tütün varsa,
Hiçbir nefeste
Yalnızlık yoktur!
Birileri bir şeyler karalamışsa zamanında...
Çürük birileri, sağlam bir şeyler karaladıysa...
Bukowski varsa yani...
Proust varsa...
Yalnızlık yoktur!
Yoktur yalnızlık!
Gerzeklik vardır!
Kendini yalnız sanan mal bakışlı geri zekâlılar vardır...
Boş sohbeti eğlence sanan öğüt verici aptallar vardır...
''takıl bana hayatını yaşa, benim çevrem geniştir'' diye gülerken
''çevren geniş de çapın ne kadar?'' diye sorduğumda anlamadığı için gülücüğü solan ortam gülleri vardır!
Aynalar varsa yalnızlık yoktur,
Konuşabiliyorsan kendinle,
Ve seviyorsan aynadakini...
En iyi arkadaşın zaten odur.
Boşsa ama tamamen,
Boşsa bakışları,
Haklısın kır o zaman aynaları,
Çaresiz bir arayış içine gir,
Kalabalığa gir,
Sen gir!
Beni karıştırma!
En mutlu saatlerimi geçiriyorum tek başıma!

Galadriel Bakunina

Gürültü Etme Çocuk Uyuyor…

Gürültü Etme Çocuk Uyuyor…

Onur Gülhisar

Bir çocuğun renklerle ve düşlerle algıladığı dünyası, bizim gözümüzden çoğu zaman daha uzakları görür. Orada bir sınır ya da cam bir fanus yoktur. Henüz eller, minik gözlerimizi çok uyuduğumuz için örtememiştir. Dilimiz çirkinlikleri anlatmaya dönmez. Kulaklarımızda çınlamamıştır parıltılı palavralar. Özgürlüğümüz sonradan bizlere yutturulan kavramlarla zorla elimizden alınmış ve bizi istemeden büyütmeye zorlayan unsurların gölgesine saklandığı bir umut aracı olmuştur. fiziksel olarak büyürken yakalanmışız bir şeye ait olma hastalığına, kağıttan gemilerimizi korsanlara teslim etmemiz böyle zamanlarda… Kurşun askerleri mezarlara gömmemiz zira… Doğduğunda canı istediğinde kahkahayı basan ya da içgüdüsel olarak duyduğu her rahatsızlığa sesini yükselten çocuk, aslında şimdilerin dut yemiş bülbüllerine ,sizde bir zamanlar çocuktunuz lafını hatırlatır cinsten.
Bu yazılar çocuklar için yazılmış yazılar değil. Sadece içimde ki büyümeyen çocuğa söylenmiş masallar…





Kağıttan Gemilerin Kaptanı

Kağıttan gemilerin kaptanıyım
Ne yana baksam
Siyah beyaz bir deniz
Rotalarımda
Gazete yaprakları
Yelkenim çocukluğa fora düşler
Her yanım malzemece üstün
Düşman kuvvetleri tarafından
Batırılıyor.



Karton Evler Masalı

Kartondan evler kesiyor çocuk,
Yeşil bir pastel boyaya bandırıp bahçelerini
Annesinin çiçek desenli dantel işlemeleri örtüyor üzerini

Rüyada ağaçlardan meyve koparırken çocuk, bir bulut gökyüzünden
Bezeyerek el işi kağıtları renklerini düş sokağında tüm karton evlerin
Uçan balonların sırtına tutunup yolculuk ettiği masal diyarlarında

Krallar piyon olurken satrançta, atlıkarıncanın sırtında
Pinokyonun üşürken burnu taşlara sürtünüp beyaz köpüklerden yağan karda
Külkedisi uyuya kalır da beyaz atlı prensi beklerken karıştırdığı masallarda

Çocuk karton evde elin üç parmağında kör bir makasla

Hayatımın Kadınları…





Hayatımın Kadınları…

Önce biraz daha zor ... ardından boşluğa bırakılmış tınısını kimsenin bilmediği efsunlu bir enstrümanı çalmak kadar kolay bana nefes alıp vermek. Ateşi iliklerime kadar hissediyorum. Kendi etimin yanık kokusunu soluyorum. Göğsüme saplanmış kocaman bir hançerle dolaşıyorum ortalıkta. Zahiriyim gözükmüyorum.
Ben mezarlıklarda ağlarım günün batımında hikayemin en başında elimde bir çift çiklet ile söverim hayata. Kimse yadırgamaz bir adamın bir mezarın başında ağlamasını. Ben bütün ölülerin gerçekleştiremedikleri hayalleri adına ağlarım. Seslerini biraz daha sessiz olursanız duyabilirsiniz. Ben öpemediğim dudaklar için ağlarım ve aralarından bir mezarın üzerine uzanırım...
Sonra ....
Ben heyecanı; kısık kahverengi gözlü o çılgın, siyah deri ceketli kasları güçlü kadınla yaşarım bir beyzbol sopasıyla arabaların farlarını patlatır saçmalığın ve serseriliğin dibine vururum. Bir catterpillarin üzerine çıkar büyükçekmecemin henüz aydınlanmamış sahilinde gecenin koynunda otumu içer dolunayımı seyrederim. Arabamın gaz pedalını sonuna yapıştırırım. Sona giderim.
Ben sohbeti o uzun bacaklı iri gözlü kıvrak zekalı bilgin ve gergin tenli kırmızı ojeli kadınla ederim. Bir şişe şarabımızla moda sahilinin kayalıklarında Eflatundan Bakiden Şemsten Mevlana’dan, Fuzuli’den içerim. Geceme gönlümün gözünden bakar diğerlerinin göremediklerini görürüm.
Ben eğlenceyi o sarışın ince belli parlak tenli kadınla yaşarım. Kulübün en işlek saatinde dans pistinin ortasına soyunurum. Jack şişemi üzerimize boşaltır, teninin en tuzlu yerinden içerim. Geberene kadar dans eder ve kaybolurum şehrimin sokaklarına.
Ben rutini o ruhu masum yüzü temiz elleri güzel bilekleri ince kadınla yaşarım. Evde yemek yapar akşam yemeğimizi yer bir kahve eşliğinde sıkı filmler seyreder sonra uykuya dalarım.
Ben alışverişi o en bilmiş ufak tefek her şeyi soran küçük dik popolu kadınla yaparım. alışveriş merkezlerini turlar o bütün bir personeli çileden çıkarırken ben hayatıma da bir hiç kadar değeri olan zamana yenilen her şeyi satın alırım.
Ben yalnızlığımı o kimsenin henüz sevmediği elleri titrek belinde gamzeleri, yüreği boş kadınla paylaşırım. Bir sandalın arkasına yaslanır muz likörü ve süt içerim. Geceye susarız birlikte. Hiç konuşmadan anlamlarımıza anlam katarız kelimler kifayetsiz kalır bakışlarımızda. Yalnızlıktan öleceğimize yeniden doğarız.
Ben kavgayı o aklı keskin dili sivri göğüsleri ufak kadınla ederim. Avuçlarımı parçalanmış camlar ile doldurur yüzünü okşarım. O ise bütün derimi uzun ince diliyle keser üzerine teninin tuzunu sürer. yaralarım kapanmasın diye her seferinde biraz daha derin keser.
Ben elleri yumuşak gönlü zengin huzuru tanrısal kadınla iyileşirim. Ben dizlerine uzanırım o sakallarımı yüzümü okşar yalarımı sarar ben müzik dinler sakinleşir öylece dinlenir gücümü ve kudretimi toplarım.




Ben işimi o tecrübesiyle herkesi korkutan zihniyle önümüzü gören dolgun dudaklı uzun kirpikli kadınla yaparım. her olasılığı hesaplar hiçbir riske ihtimal vermeden konuçlanız. Tuttuğumu bileğimin gücüyle koparırım. Paramı alır hayatıma anlamsız bir an daha katarım.
Ben romantizmimi o hayal gücü dünyanın bütün hazinelerinden daha zengin teninin kokusu bütün geceme huzur katıp sancılarımı dindiren kadınla yaşarım. yeşil gözlerinin arkasına gizlenir cihangirimi izlerim. Bir karanfilli sigara yakar dolgun kızıl saçlarını okşarım.
Ben o beyaz gecede teni geceden daha beyaz ipekten daha pürüzsüz gözleri göğün mavisini kıskandıran kadınla sevişirim. Saçlarını geceye kapatır günahlarımızı gizler Birbirimize masallar anlatır kahramanlarını üzerimize giydiririz. Ellerimizi birbirine kenetler gün siyada dönene kadar gözlerimizi hiç açmayız.
Ve sonra...
Bütün bir irini kusar içinde bir cenin misali uyurum yalnızken ben.bütün hayatım boyunca elimi kolumu bağlayan bana deli gömleği giydiren aşka söverim.
Ben bunların hepsini sensiz yaparım. Parça parça yüreğimin her yanını bir kadınıma dağıtır hepsini aynı severim. Ben hepsini senmişsin gibi severim.Ben hepsine senmişsin gibi davranır bütün bir dünyayı ve en başında kendimi kandırırım. Biraz elini çabuk tut ve bana adını bağışla lütfen.
RustyNail

Hermann Hesse ritüeli..




Hermann Hesse ritüeli...

Gülbahar Karakoç

Bir roma hamamındayım. Aklımda üç gün ertesi bir hayal…üç gün önceden..
bir kaçıktan mektup var!
Kendime döndüm. Kendimden döndüm. işte ilk oyunumu böyle oynadım ..eğlenceli değildi ama hoşuma gitti..
O roma hamamında terleyen hayatımın sırtını keseledim.. açıkta kalan kemiklerim senindir artık…kayboluyorum...
Uzun ve sarışın ağaçların gövdelerinde yoksunluk biriktirdiği bir manzaradayım şimdi..izlanda yakınlarında bir cennette..
arabanın tekerine dolanan birkaç anıyı kurtarmaya çalışırken alev alan direksiyonu izliyorum…
ne olduğumun bir önemi yok ama ne olduğunuz hala önemli.
saydam bir dünyanın nefes alan duvarlarına çizikler atıyorum öleceğimi düşünürken..biyografim de olsa olsa üç beş çizgi.. onları seviyorum… unutmayı sevdiğim gibi. izlanda gibi.
unutmak hatırlamamak gibi değil. doğaç yeteneğimi hafızamın zayıflığına borçluyum ben. Ahmakça gelebilir ama öyle.
Bu dünya..
ahmakların tesadüflere değil, tesadüflerin ahmaklara inandığı bir dünya belki de.
Az sonra Kiev metrosundayım.






kiev metrosunda dans eden güzel bir rus görseydim bu aklımda kalırdı. ama orada gazete kağıtlarının üzerinde yatan evsizleri çabuk unutuyor insan..
sarhoşluğun hepimizle dalga geçtiği zayıf bünyelerimizle, kudretli hayaller kurmak. açılımsız bir cümleye aşık olmak kadar sıradan her şey. Ne yazık …
hatırlamak ya da unutmak. Ve kiev metrosundan yuvarlanan bir duble hayat. İç.
artık burada bir yerdeyim…
Sen kutsal ışığı arayan zavallı şövalye. Ben, mayhoş bir desibelde inleyen genç Britanyalı. bir sürtük..
biz: ucube kısalıklarından başlayıp ömrün,uzun soluklar peşine düştük...zamanı da işte o an icat ettik..
Kutsal diye bir şey yok. Sevdiğim ve sevmediğim şeyler var.
Burada olmak gibi. bu an gibi. Britanya gibi.
gözlerinden başlayıp karanlıktan bir uçurum çizeceğim .. sonra da, iç çamaşırlarımı dağıttığım boşluktan fikir döllemek için manzaranı öpeceğim..son kez...
Estonya’da bir hapishaneye düşmeden önce böyle söylemiştim..
abartma..cinnetin eşiğinde beşik sallıyoruz hepsi bu...
Şimdi ellerimle, çiviye şu duvarı asarım… üzerine, çaktığım iki akiyle bir de mezar kazarım..
sonra Ganj'da bir rüzgar yakalayıp aklımı tıraşlarım..
üstelik ayağına bastığım hiç bir tanrıdan özür dilemiyorum artık .

kim hayallerini katlayıp koymaz kırılgan bir kutuya bazen.





kim hayallerini katlayıp koymaz kırılgan bir kutuya bazen.


kim gitmek istemezki?
kim sıkılmaz ki haytaından bazen?
kim üzülmezki yaşlanıp
ölüme bir adım daha yaklaşınca?
ve kim hayallerini katlayıp koymaz
kırılgan bir kutuya hayat denen şey
umudun önüne geçmeye başladığında

evet şimdi parmaklarımızı sayıyoruz
beklenen zaman ne zaman gelir
o parmaklar nereleri gösterir
ve avuç ne zaman yalanır
istenilen hiçbir şey olmadığında...


sylvan

ne içiyorsan bana da ondan söyle...


ne içiyorsan bana da ondan söyle...

ben hep kötü bir cambazdım zaten
talihimde yırtık bir ağ...
elimdeki şemsiye hiç açılmadı
hep yapıştım beton zemine
izleyenlerin meraklı bakışları arasında

her zaman nanik yapılmaz trapezdeki bir adama.
ne içiyorsan bana da ondan söyle...
işi bırakıyorum artık...

sylvan

Harrow Road W9 ve 73 penny



Harrow Road W9 ve 73 penny

Recep Gürses

konum olarak güzel bir noktadadır Harrow Road. Marylebone Road'un bitiminden başlar ve Sudbury'ye kadar devam eder. polis merkezleri , postahaneler bulabilirsiniz , marketler , cafeler , restaurantlar bulabilirsiniz Harrow Road ta. geceleri bisiklet hırsızlarından çok cüzi bir miktar karşılığında bisiklet alabilirsiniz. ve yine makul bir fiyata torbacıdan skunk alabilir ya da banklarda oturan zenci güzellerle sıkı bir pazarlık yapıp beğendiğiniz bir tanesini arabanıza alabilirsiniz.

gece saat 04:30 du ve yürümekten fena halde bacaklarım ağrımıştı. oyster'ımın ve cüzdanımın bakiyesi 0'ı gösterdiğinden kelli otobüse binemezdim. sike sike eve kadar yürüyecektim. Harrow Road'taydım ve eve kadar en az daha yarım saat yolum vardı. yolun karşı tarafında ki banklara bakıp "en iyisi oturup bir sigara sarayım" dedim kendi kendime.

yolun karşısına geçip banklardan birine oturdum. cebimden sigara malzemelerimi çıkardım ve hızlıca bir sigara sardım. sigarayı yakarken çakmağımın gereğinden fazla teklediğinin yani ömrünün sonuna geldiğini anladım. en fazla 10 sigara daha yakardı , daha sonra sike sike yenisini almak gerekecekti. elimi sağ cebime sokup cebimde ki tüm penny'leri çıkartıp saydım ; sonuç 73 penny idi. 73 penny'e çakmak alınır mı diye düşünmeye başladım hummalı bir biçimde. genelde bu tip durumlarda asıl önemli olan satıcının insiyatifidir. ve satıcının insiyatifi yine satıcının cinsel hayatıyla doğru orantılıdır. her gün mütemadiyen 30 - 35 dakikasını 31 çekmeye adamış bir satıcı kolay kolay kimseye kıyak geçmez. çünkü hayatta ona kıyak geçmiyordur. esasen hayat bu kadar basittir ; yersen.

sigaramdan 1-2 duman çekmiştim ki , 10 metre ilerimde ki bank'a zenci bir çift geldi. kadının giyiminden bir fahişe olduğu anlaşılıyordu. çocuğun giyiminden de ona kur yapan bir fıkara olduğu bariz ortadaydı. onlar kendi aralarında sessizce bir şeyler konuşuyorlardı , bense kendi halimde sigara içiyordum. çok kısa bir süre sonra üçümüzün de dikkatini çeken siyah bir araba belirdi. araba yanımızdan yavaşça geçerken içinde ki tiplere bir göz attım ; fahişe aradıklarını anladım ve "tam yerindesiniz" dedim içimden. araba geçtikten sonra saatime baktım ; saat 04:35'i gösteriyordu. önümde uzanan yolu düşündüm ve "gitme vakti dedim kendi kendime.

banktan kalktım ve daha 10 adım atmadan aynı arabanın karşıdan geldiğini gördüm. araba yine yavaşça geldi ama bu sefer zenci çiftin önünde durdu. kadın ayağa kalktı ve - büyük ihtimalle - arabadakilerle fiyat üzerinde konuşmaya başladı. arabanın yanından geçip gittim. çok fazla ilerlememiştim ki arabanın kapısının açılıp kapandığını duydum. anlaşmaya varılmıştı ve geriye dönüp bakmaya gerek yoktu. bir an kadının yanında oturan herifi düşündüm ; kadın

arabaya bindiğinde ne hissetmişti ya da daha doğrusu bir şey hissetmiş miydi ? bilmiyordum. açıkçası pekte umurumda değildi. umurumda olan tek şey önümde uzanan ve yürümek zorunda olduğum yoldu.

evin yolunu yarılamıştım ki aklıma bu yazıyı yazmak geldi. eve geldiğimde de yazmaya başladım ve hala yazıyorum. şimdi ; bu yazının amacı size Harrow Road'u ya da hayatın acımasızlığını filan anlatmak değil kesinlikle. bu yazıyı yazmakta ki tek amacım kendime gülmek. sonuçta hikayenin içinde ki fahişe belli bir eder karşılığında vücudunu sunacak ve para kazanacak. fahişenin müşterileri ise belirli bir gider karşılığında kendi zevklerini tatmin edecekler. fahişe'nin yanında ki eleman ise kadına yazan bir fukara da olabilir , kadının godoş'u da olabilir ; bilmiyorum. ama her iki durumda da o da kendi çıkarları ve menfaatleri için orda. her durumda onunda bir amacı var.



bu hikayenin anlatıcısı olan ben ise cebinde 73 penny ile can sıkıntısından , odamın duvarlarına vuran sorulardan kaçmak amacıyla yürümeye çıkmışım. yani hikayede ki en büyük kaybeden ; ne fahişe , ne fahişenin yanında ki eleman , ne de fahişenin müşterileri. bu hikayenin en büyük kaybedeni benim amına koyayım , ben.

Ve böyle buyurdu Fcuk What You Say…




http://fuck-what-you-say.blogspot.com
http://www.slowdeepandhard.net

28 Aralık 2010 Salı

Palyaço Fanzin Sayı 3

Palyaço Fanzin Sayı 3


nihayet bitirdik... fanzinimiz artık hazır mail adresinden ulaşamadığımız arkadaşlar linkten dergiyi indirebilirler.

Palyaço Fanzin Sayı 3

1 Kasım 2010 Pazartesi

ne içiyorsan bana da ondan söyle...



ben hep kötü bir cambazdım zaten
talihimde yırtık bir ağ...
elimdeki şemsiye hiç açılmadı
hep yapıştım beton zemine
izleyenlerin meraklı bakışları arasında

her zaman nanik yapılmaz trapezdeki bir adama.
ne içiyorsan bana da ondan söyle...
işi bırakıyorum artık...

çatılar

şimdi çatılar bütün uzuvlarını kaptırmışken kara, sokak lambalarımı kestiler çocuktum.belki patara plajında bu soğukta ne yapardır kaplumbağalar
güneşin değdiği yerden öpmek lazım tüm bu yazılı manifatura ve mefruşatı, gök yumurta üstüne yumurta fırlatıyor üstüm.
kalın tabanlarım keçe aldılar kendilerine seyyar satıcıdan, seyyar olmaktan memnuniyeti nedir acaba sormak lazım her şeyi sormak lazım sormadan mümkünatı yok tüm bu evveliyatın
kara basıyorum iz oluyor. tombala oynuyorum, kaşım gözüm yar. içtim biraz, sonra karda yürüdüm. kartopu attım kendime. çocuk parkı yaptım garın orda kardan
bardan bardan adamdı bizim ziya çok içmiş olduğumu anladı sallandım insanlar gördülerporsukun kenarında yürüdüm içimden bir atlı geçti kayığıyla dıgıdık dıgıdık, anlayamadım
eğlendim üşüdüm çok en çok ayakları üşüyor insanın, atkım tıpkı benim gibi kokuyordu sigarayla karşık bir hava vardı karlı
kaybettiğim şapkam için kardan bir mezar yaptım ağladım. cinderella benim külüme muhtaçtır diye biliyordum, komşu da komşunun komşu komşu hu
ah ya, evde yoklar, doğalgazdan zehirledim o çocukluğu ben, intihar bombası yerleştirdim poşumun içine...
atlarımın koşumuna dehledim, deh deh düldül sen bülbülsün ben bir şeyler şüphesiz ki diğergam bir insandım ama sevgilime eziyet ben eziyet de bir meziyet hey ziya.
sizim ben, sizsiniz siz o içinden duman çıkardığımız evi hatırladım korktum, lületaşından bir kuş yonttum yangın yananındır.şiir okuyum dedim biraz, kuyular geldi aklım vaz.
o kim bu kim şu kim, ya şu, ya bunda evetdır. içmeye niyetlendim çokmülk sahibi birbirine hiç de paralel olmayan, birbirini kesmeyen de bir sürü dünya sahibi idim, ne demişler atalar, mal sahibi
mülk sahibi hani bunun ilk sahibi.sekiz adet yüreğim vardı yanlış saymadıysam, sekizi de sessiz, sert sessiz. hani bana hani bana demiş müthiş de bir insan sevgisi tanrım ne yaman. “sıkıştıkça” ile başlayan bir cümle kurasım geldi şarkı söyledim
küçük kız, küçük kız, söyle bana nerdeydin? bu sabah bekledim, oynamaya gelmedin. bu sabah bekledim, hiç görünmedin?
sormayın halimi, ah neler oldu yüreğim sıkıştı, gözlerim doldu başıma gelenler eğer bilseniz çok üzüntü duyar, ağlardınız siz
çok geldi sonra şarkı uzun içimden madonna olacakmış dedim ya, inanmadınız, ama neden inanmazdınız?
bu sırada karda açtığım kuyular çok derin oluyordu ve içine tüm pislikliklerimi dolduruyordum ve merdivenlerden düşüyordunuz
annemde artık rüyamda beni aramıyordu ismail amca da. ismail de amma da isim ha be kamil.
diğer dostlarım da unutmuştu beni ben de yeni dostlar bulmakta pek mahir miydim neydim, çok kalleş biri olduğum su götürmez bir gerçek idi ve kendimi eşek suya üç tur düzenleyene kadar dövmeliydim
bi tur versene be ersan bisikletine koyim ersan. ben merak etme oynayabilirim çıkma araba lastikleriyle, ellerimizin en sevdiğimiz rengi
ahah aloe veralı bakım kremi çocuğumun ismini aloe vera koymayı düşledim.
ellerimden öpmelisin, avcumu öpmelisin avcumdan su içmelisin ellerim gözlerimdir benim, dolayısıyla bir öpüşte iki kuş
ya kuşlar, kuşlara ne demeli sofralarımızın daim konukları kuşlar, onlar da mı yalandı?
kuşlar balıklar hayvanları seviyor olmalıyız. bu işte bir cinlik var, eti cin. mahirdim evet, yeni dostlar bulmakta mahirdim, erkek olursa mahir, kız olursa çayan, yeni dostum olursa da adı teğmen dan
sağlam adamdı allah var, babama hiç benzemiyordu kalemi bastırdıkça kara, bastırıyordum.
sokak lambalarımı kestiler, traktör bisikleti çiğnedi, ezdi kar ellerinden tutmuştu çatıların, kollarını da istiyordu.
vallahi hayat pek zordu, hem de benim gibi dünyalar savaşı oynayan biriyle inanılmaz zordu ve neden bu kadar kalpsizdim bilmiyordum, küçükken kalp yerine bir pil sahibi miydim?
kalbimi kumbaraya mı atmıştım, orada mı birikiyordu, yoksa annem benim annesi değil miydi? ahahah işte buna pek güldüm dostum
sahi fransız teğmen’in adı neydi? kadını vardı bir de onun değil mi? ayva reçelim bitmek üzereydi ve annemi aramalıydım
içinden o dumanlar çıkardığımız evi hatırladım, annemin çocukluk evlerine benziyordu o sokak, oysa ben hep o sokakları gezmek, bu yüzden sanırım yani içinde bunca sokak varsa ve
hepsine bir şair ismi verilmişse, bir insanın içinde yani bunca sokak, sokaklarda top oynayan çocuklar, topunuzu keserim ulan
camları kırıp çok uzaklara çekip gitmiş çocuklar varsa, içinden duman çıkan ahşap kagir verandalı evler varsa insanın içindeki sokakların içinde, benim gibi oluyor diyebilirim sözgelimi
az kalpli ve bu yokuşu çıkmakta zorlanıyorsunuz farkındayım, kalp kelimesini de yasaklıyorum size
bana yürek ve kalp kelimeleriyle gelmeyiniz, kalbinizi kırarım, sokak deyiniz mesela kalp yerine, ya da sokak lambası filan onu o kadar eskitemedik henüz, esnetiyoruz mütemadiyen
siz iyisi mi harım veya avlu deyinnhavlu atmayın...sana diyorum anne duymuyorsun beni, oysa sen aralıksız on sekiz sene beni dinledin ...
biraz nişasta biraz çilek
ve biraz kafamızı sokup
basıyoruz mikserin tuşuna
temiz kalmak için çabalamak boşuna…Yüksek baslı oynak ritimlerle bozuyorum aklımı boynu kırılacak gölgemi seyrediyorum anne gelde izle bu koltukta oturan kızını

Düş Macunu

Seni Aradım Birden

Azılı belalı adamlardı karabasan gibi uykuma çöken
-Ki bu kızgın kalabalık, denizin içine içine itiyordu beni-
Tepemde ki ana rahminden yeni doğan güneş gibi
Kıpkırmızı kesilmişti yüzüm uyandığımda

Seni aradım birden
Hani çocukken geceleri üstümü açtığımda hiç üşenmeyen
Kalkıp yatağından üşümeyeyim diye ben
O beni sarıp sarmalayan annem gibi
Hastalansam gözlerini kımıldatmadan başucumda bekleyen
Sevdiğim ninnileri içinden geldiği gibi kulağıma söyleyen
Acıktığımda ise ağzında ekmeği öğüterek beni besleyen annem gibi

Seni aradım birden hani gülü kuruduğunda da seven
Sırf gül diye yapma bir çiçeğe saygıda kusur etmeyen

Onur Gülhisar

Susun Şimdi Beni Dinleyin Biraz

bakın nasıl un ufak oluyor herşey
ardında hiç bir iz bırakmadan kayboluyor
bir dolu hayat vardı sanırken
ellerinizden nasılda kayıp gidiyor

zaman çözmeye yetmiyor
biraz toz toprak arasından
görmemize bile izin vermiyor
sureti karanlık buğulaştıca kayboluyor

içinde saklamış nefsi
bir anda açığa çıkarıyor
heryerde nefreti şimdi
saldırıyor durmak bilmiyor

takatsiz kalana dek sen
durmuyor darbeleri
kan morluk sızı dinlemiyor
düştün ya bir kere
devam ediyor devam ediyor

Karakalemx

park-ı memnu... hay behlül ü eşekler kovalasın...

diyorum ki...
eskilerden beri takıldığım çok güzel sohbetlere tanıklık etmiş, içinde her bankında binlerce bira içilmiş, nice dertlere nice akşamcıya ahbap olmuş olan park yaz mevsimi geldi geleli "park-ı memnu" olmuş.

birde baktım onlarca geceyi sabah ettiğimiz banklarda millet yiyişiyor. insanın aklına şöyle bi soru geliyor: kışın nerdeydi bu insanlar. düpedüz ibnelik...
"benim sevdiğim şeyleri sevmesinler ulan! benim için önemli olan bişeylerin üzerinde sevişmesinler, tepişmesinler kirletmesinler salak sıradanlıklarıyla."
diyerek mızıklanmak istedim kendi kendime. o an götüm kalkmış olmalı. yoksa gayet alçak gönüllüyümdür. yerseniz.

yinede adet yerini buldu kan kırmızısı bir renkle doğarken güneş. yaş iken eğiltemediğimiz ağaçları büyütüp öyle şeyler kazıdıkkı kabuklarına yaşlandıkça içlerine gömülecek sırf can yaksın diye çizilen çizgiler.

bir sürü şey öğredik tekrar tekrar. çoğunu bildiğimizi bile bilmiyorduk... öyle söyledi alkolizmin etkisiyle humanizmi tavana vurmuş bir gece bekçisizm.. sonra gittizm.

ana konumuz mutsuzluk... behlül'ü eşeğin kovalaması sadece bahane gülmeye. hayata karşı pis pis sırıtmayı bir nev'i pasif direniş olarak görmemiz gerektiğini öğrenmiştik daha çok gençken. gençken çok şey öğrenmiştik biz. eminim sizde öğrenmişsinizdir. ama kimin umrundaki kimin neyi öğrendiği, herkes kendi yalan hayatları içinde kaybolmuşken. peşinde koşulan onca şeyin aslında saçma sapan yalanlar olduğunu öğrenince insan ne yapar? ne yapmaldır?
benim bankımda sevişen insanlardan birine sormak isterdim bu soruyu. alacağım cevabı umursamadan gitmek isterdim oradan. ama yapmadım... gerçekten isteseydim yapardım...

onca yıllık deneyimlerimden öğrendiğim bişey var. paylaşmak istiyorum: avucunu yalamayı bilmeli insan...

kısacası uzun uzun konuştuk...
ardımızda 12 boş şişe, sabaha yaklaşan bir gece, 25 karafatma ölüsü ve askıya alınmış bir sürü konu bıraktık... bir dahaki sefere diye ayrıldık dağıldık evlerimize.

ilk yaprak düşmeden gitmeyeceğim o parka şimdilik.


sylvan

gülüm...

elini aralanmış göğüs kafesimden kaldırıp kalbimin olduğu yere bir çizik attı
üç, iki ve bir... İçimdesin... Artık hatırlıyorum...
arka sokaklarda ışık yok gülüm
karanlığa gömülür
zarlar atılır...gitmeme yardımcı olmak için daha hızlı el sallarım...
zordur kaldırımda dik durmak
zula eder kaderi yaşarız bu ölü şehri
nefeslerimize siren sesleri karışır
ter boşalttıkça tenlerde ölü çocuklarımız sesizce ağlaşır
yaramız yamalanmıştır içe akıtır zehri
jiletler kesmez iflah olmaz bilekleri
sen ki güzel banliyö çiçeği
senki sokakların gülü
yine de kıyamam çek git burdan
kıyametimi yaşarken seni de yakamam...
suçluyum anlatamıyorum derdimi sesim boğuk vahşi bir girdabın içindeyim görüntüler kopuk...
bize dokunan her rüzgar
titriyor tenimizde sonra avuçluyor yalnızlığımızı
salıyor karanlık sulara
çoktan boşaltmış yükünü gemi
gece de olmuş, rıhtım da boş
mavi bir suyun düşünü uyutur bir tayfa
arkada güvertede
ah, neresinden baksam sessizlik gene
yürürüm usuldan, girerim bir meyhaneye
içerde üç beş kişi
yalnızlık üç beş kişi
bir kadeh rakı söylerim kendime
bir kadeh rakı daha söylerim kendime
söyle be! ne zamandır burda bu yalnızlık
denizin değil hüznün üstünde
belki yarın gidecek
bir anı gelecek bir başka anının yerine
insan bazen ağlamaz mı bakıp bakıp kendine...

düş macunu

demlendikçe hazırlanan fikir edebiyat dergisi



palyacofanzin@gmail.com adresinden temin edebilirsiniz.

ilk sayımız.



palyacofanzin@gmail.com adresinden temin edebilirsiniz.